KAYNAYAN KAFKASYA

HÜRRİYET’İN GAZETECİLİK OLAYI 

BAŞLARKEN

KAFKASYA Balkanlar gibi (eşitli düşman etnik toplulukların bulunduğu, bizim de tarihi ve kültürel bağlarla bağlı okluğumuz, dünyanın karışık yörelerinden biri Daha önce Lübnan’da kısa bir süre önce Yugoslavya’da olan bitenler, bugün dünya kamuoyundan uzakta Kafkasya’da yaşanıyor. Kafkasya ile ilgili haberler. Batı iletişim organlarıyla yanlı olarak yansıtılıyor. Haber ajansları ya Gürcistan’da ya da Ermenistan’da olan bitenleri aktarıyorlar. Dağlık Karabağ bölgesindeki kanlı ve gizli iç savaş ise gözlerden uzak tutuluyor. Bu yazı dizimizde öncelikle Dağlık Karabağ da sürmekte olan gizli iç savaşı tüm ayrıntıları ile size yansıtacağız. Dünya basınının girmekten korktuğu bu bölgeyi size tanıtacağız. Ermeni ablukası altında kalmış Azeri köylerini, yakılan evleri, yanan, kurşunlanan, bombalanan insanları sergileyeceğiz. Her an bir roket, bir otomatik silah bir bomba gelecek diye dehşet Kinde yaşayan insanları anlatacağız. Sovyet ordusunun her adımda barikat kurduğu ve buna rağmen her gün ölümlerle sonuçlanan olaylar. Sovyet komutanlarının Dağlık Karabağ’la ilgili görüşlerini çaresiz ve silahsız insanların anlattıklarını, rehin alınıp fidye karşılığında bırakılan Azerilerin öykülerini bu yazı dizisinde bulacaksınız.

Bunlarla da yetinmeyeceğiz. Ermenistan ile İran arasında sıkışmış Türkiye’ye sadece 13 kilometrelik bir hududu olan Nahcivan Özerk Cumhuriyetini tanıtacağız. Nahcivan’ın Özel bir anlaşmayla Türkiye’yle ilişkisi olduğunu unutmayalım. Son günlerde Nahcivan’da yaşanan dramatik olayları Türk basınında ilk kez sizlere duyuracağız. Kafkasya’nın büyük Cumhuriyeti Azerbaycan’daki son durumu da sizlere sunacağız. Azerbaycan öteki Kafkas Cumhuriyetleri gibi patlamaya hazır bir bomba gibi. Her gün gösteriler birbirini izliyor. Türkiye de son günlerde buraya resmi bir nabız yoklama heyeti gönderdi. Onların temaslarını ve belli başlı Azeri parti liderlerinin görüşlerini de bu yazı dizimizde bulacaksınız.

Fotoğraf altı;

BU HELİKOPTERLE GELDİM

Dağlık Karabağ’a karayoluyla gitmek neredeyse olanaksız, hele bir gazeteci için buraya girmek, geçen yıl Bakü’de yaşanan katliamdan sonra yabancılara yasak.

Ancak helikopter bir işe yarayabilir. Biz de bu yolu seçtik. Bunda Azeri dostlarımızın da yardımı oldu. En sonunda gerçekten dağlık olan Karabağ’ın bir dağına indik.

GİRİŞ ZOR OLDU… BENİ DAĞ BAŞINA BIRAKIP GİTTİLER…

Dağlık Karabağ olaylarının bu ölçüde olduğunu beklemiyordum. Azerbaycan’dan normal yollardan Dağlık Karabağ’a girmek olanaksızdı. Bu nedenle başka yöntemler denedim. Sonuçta Dağlık Karabağ’ın Azeri egemenliğindeki tek şehri olan Şuşa yakınlarına helikopterle bırakıldım.

‘Dağlık Karabağ’da rahat uyku bekleme’

Şuşa’da ilk gece sabaha karşı silah sesleriyle uyandım. Sonradan yakındaki bir Azeri köyüne Ermenilerin baskın yaptıklarını altı evi yaktıklarını ve bir yaşlı kadını öldürdüklerini öğrendim. Bana, “Buna alışacaksın. Dağlık Karabağ’da rahat uyku bekleme” dediler.

Fotoğraf altı

İŞTE, DAĞLIK KARABAĞ’IN LİDERİ

Dağlık Karabağ da yaşayan Azeri Türklerinin lideri Vakıf Caferov’u Moskova’dan tanıyordum. Bir Azeri kenti olan Şuşa da yaşıyor. Dağlık Karabağ’da bana çok yardımları oldu.

 

DAĞLIK KARABAĞ tam bir savaş alanı gibi. Her şehrin ve köyün giriş çıkışlarını Sovyet askerleri tutmuş durumda. Şehirlere ve köylere giriş çıkışlar ancak ya otomatik silahlı bir Sovyet asker ve aracıyla, ya KGB veya milis kuvvetlerinden silahlı birisiyle gerçekleşebiliyor. Bölge tam bir abluka altında. Köylüler topladıkları mahsulü sadece ayın etnik gruptan kimselerin yaşadığı yollardan, yani Azeri ise Azeri köylerinin bulunduğu yollardan, Ermeni ise Ermeni yerleşim bölgelerinden geçirerek pazara ulaştırabiliyor.

Dağlık Karabağ’daki en büyük Azeri şehri Şuşa. Bu kentin yakınında çok küçük bir Ermeni köyü var. Bu bölgenin öteki önemli kentleri arasında, başkent Stepanakert başta geliyor. Buraya eskiden Han kenti deniliyordu. Öteki kentler ise Martuni, Askeran, Mardakert ve Hadrut. Saydığımız bu kentlerde Ermeniler çoğunlukta. Aslında Dağlık Karabağ’da eskiden Azeriler egemendi. Ancak gerek Stalin döneminde gerek daha sonraki dönemlerde izlenen sinsi politika ile Ermeniler kentlerde yoğunluğu ele geçirdiler. Gene de bu Ermeni kentlerinin çevresinde kırsal bölgelerde çok sayıda Azeri köyleri var, bu köyler devamlı ateş altındalar. Her an Ermeni çetelerinin saldırısıyla karşı karşıyalar.

RUS ASKERLERİ OLAYLARI ÖNLEYEMİYOR

Sovyet askerleri, Azeri Türkleri ile Ermeniler arasında etten bir duvar oluşturup, bir çeşit “Barış Gücü” gibi olayları önlemeye çalışıyorlar. Ama onların çabaları sonuçsuz kalıyor çoğu kez. Çünkü Ermeni militanlar kimi zaman Rus askerlerine de saldırıyor. Rus Ordusu’nun buradaki varlığı ölümleri, yaralamalar, saldırılar, ev yakma ve bombalama olaylarını engelleyemiyor. Bu konuda görüşlerini aldığımız Sovyet Ordusu komutanları “Bizden de ölenler oluyor. Moskova’dan emir almadan hareket edemiyoruz ancak uyan ateşi açabiliyoruz” diye olaylar karşısında elleri kolları bağlı kaldıklarını itiraf ediyorlar. Azeriler ise Rusların bu sözlerini kuşku ile karşılıyor. Ve çoğu zaman Rusların Ermenileri koruduğunu, olaylara göz yumduğunu öne sürüyor. Daha baştan bana Dağlık Karabağ’a girmenin çok zor olduğu anlatıldı. Her an bir yerden bir bomba ve bir kurşun gelebileceği özellikle vurgulandı. Azerbaycan’da ilişki kurduğum kişiler de aynı şeyleri söylediler. Normal yollarla bu bölgeye girmenin “Güvenlik nedeniyle” son derece güç ve sakıncalı olduğunu anlattılar. Bunun üzerine ayrıntıları ile anlatamayacağım başka yöntemler uygulamak zorunda kaldım. Bu yolculukta helikopter de kullandım. Sonuç’ta Şuşa Kenti yakınlarında bir dağa bırakıldım. Son derece heyecanlıydım. Beni getirenler “Bundan sonrası sana ait. Başının çaresine bak. Son derece dikkatli hareket et” dediler ve beni yapayalnız dağ başında bıraktılar.

Dağlık Karabağ’da ilk karşılaştıklarım çobanlar oldu. Dağ başında bir kahvede onları buldum. Hepsi candan ve sevimli insanlardı. Kömürde et pişirmiş, bir yandan turşu yiyorlar ve votka içiyorlardı. Onlar aracılığıyla Moskova’dan tanıdığım Şuşa Kenti’nde bulunan Azerilerin Dağlık Karabağ lideri Caferov’a haber gönderdim.

Böylece günlerce kafamda planladığım Dağlık Karabağ gezisine ilk adımımı atmıştım. Ama bilmediğim bir şey vardı. Hesaba katmadığım bir şey. Anlatılanlar doğruydu burada bir iç savaş cereyan ediyordu, işte artık bu iç savaşla yüz yüzeydim. Çobanlar bana yemek yememi, bir duble votka içmemi teklif eltiler. Ama benim bunu görecek halim yoktu. Onların resimlerini çekiyor, yanlarındaki çocuklardan birine ayarladığım kameramı uzatıp oraya ilk ayak basışımı belgelemeye çalışıyordum. Dağlık Karabağ’da beni sürprizler bekliyordu. Buranın arada sırada bir iki kişinin öldürüldüğü, birkaç kişinin yaralandığı bir yer olmadığını daha sonra öğrenecektim. İşte asıl iş ondan sonra başlıyordu. Şuşa’ya bana gönderilen bir araçla indim. Herkes normal yaşamını sürdürüyordu. İçimden “Allah Allah herkes işinde gücünde herhangi bir anormallik yok. Neden bu bölgeye giriş çıkış bu kadar kontrol altında diye geçirdim. Gerçekten de orada kayda değer bir şey görülmüyordu. Dağlık Karabağ’ın Şuşa Kenti lideri Vakıf Caferov’la Kremlin’de tanışmıştım. Onunla iki yıldır temas halindeydim. Ancak her “Dağlık Karabağ’a gelmek istiyorum” deyişimde “Yollar son derece tehlikeli ve zaten Sovyet Ordusunun kontrolü altında problem çıkabilir” diyordu.

SABAH SİLAH SESLERİ

Aslında 1990 Ocak ayında Kızıl Ordu’nun Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yaptığı katliamdan sonra Cumhuriyet’te sıkıyönetim ilan edilmiş ve Dağlık Karabağ’a girmek yasaklanmıştı.  Dağlık Karabağ lideriyle yaptığım kısa görüşmeden sonra hemen dışarı fırladım ve hem fotoğraf çekmeye hem de Türkiye’den oraya nasıl geldiğimi hayretler içinde öğrenen halkla görüşmeye başladım. Dağlık Karabağ’daki Azeri Türkleri benimle fotoğraf çektirmek, dertlerini anlatmak için birbiriyle yarışıyordu. Hepsinin ortak derdi “Seslerini dünyaya duyurmak ve yardımdı”

Karanlık çökmeye başlamıştı. Dağlık Karabağ’a gelmeden, hem Bakü’deki son olayları izlemiş, hem de Nahcivan’a girmiştim. Gecelerim iş planı yapmakla geçmişti. Dağlık Karabağ’daki ilk gecemin sakin olacağını düşünerek yattım. Ancak sabaha doğru saat dört sularında uzaktan gelen silah sesleriyle uyandım. Koridorda gürültü vardı. Ben de çıktım. Yanımdaki odadan çıkan Azeri Türküne ne olduğunu sordum. Şunları anlattı:

“Hiiiç, yine Ermeni militanlar bir yere ateş ettiler. Merak etme bu devamlı tekrarlanan bir olaydır. Bazen uzun namlulu silahlar veya roketatarlarla Şuşa Kenti’ne kadar ulaşabiliyorlar. Geçenlerde Şuşa’nm tarihi Cafer Güfher Ağa Camii karşı dağdan top ateşine tutuldu ve minaresi hasar gördü. Dağlık Karabağ’da huzurlu yatacağını düşünüyorsan hata edersin”.

Bu arada silah sesleri kesildi. Odama girip uyumaya çalıştım. Sabah olduğunda her yer güllük gülistanlıktı, insanlar işine, çocuklar okullarına gidiyorlardı. Ben de Dağlık Karabağ’ın diğer yerlerini görmek üzere dışarı çıktım. Yolda bir askeri araç konvoyuna rastladım. Oradan geçen bir Azeri Türkü’ne, “Bunlar nereye gidiyor?” diye sorduğumda, “Dün gece Ermeni teröristler bir Azeri köyüne saldırıp altı evi yakarak yerle bir etmişler. Evlerin birinde 85 yaşlarında Zeynep Aliyeva adlı bir kadın da yanıp kül olmuş. Saldırı altı saatten fazla sürmüş” dedi. Soruma devam etim, “Peki bu askerler nerede konaklıyor, yani birlikleri nerede?” deyince şöyle konuştu: “Ahaa şurada yukarda, hepsi oradalar ama bir işe yaradıktan yok. Burada olmuşlar da ne olmuş, gün geçmiyor ki ölüm, yaralama veya ev yakma olayı olmasın. Bir ara bu saldırılar durulmuştu, sonra yine başladı. Aslında biz Ermenilerle çok iyi anlaşıyor, iyi yaşıyorduk, bizler beraber her zorluğa karşı koyduk. Çocuklarımız beraber büyüdü. Ancak dışardan bunların kafalarına girdiler, dışardan silah ve militan gönderdiler. Onlar da önceleri korkudan sonraları ‘Dağlık Karabağ Ermenilere ait’ sözlerine inanarak bu militanlara yardım etmeye başladılar.”

Yukarı doğru yürüdüm. Şehrin çıkısına yaklaşıyordum. Askeri bir birliğin sabah jimnastiği yaptığını gördüm. Tanklar, panzerler, makineli tüfekli nöbetçiler gözüme çarptı. Aralarında siviller geziyordu. Birine Türkçe seslendim. Sana bakıp hemen yanıma geldi. Ben ağzımı açmadan, “Siz Türkiye’den çelen konaksınız değil mi?” diye sordu Konuk anlamına “konak” sözcüğünü kullanıyorlar. Şaşırmıştım. Şehirde benim geldiğimi duymayan kalmamış neredeyse. Dağlık Karabağ’a o kadar az yabancı geliyor ki herkes birbirine fısıltı gazetesiyle bunu iletiyor. Seslendiğim kişiye birliğin komutanının nerede olduğunu, onunla görüşmek istediğimi söyledim. “Gel benimle” diyerek beni komutanın odasına götürdü. Odada Şuşa Bölgesi Komutanı Albay İgor Vasiliç Şefçenko ile yardımcısı Yarbay Samarin İlyafilaseviç bulunuyordu. Beni götüren Azeri Türkü onlarla görüşmek islediğimi ve Türkiye’den geldiğimi söyledi, konuşmaya başladık.

DAĞLIK KARABAĞ’DA EMEL SAYIN

Dağlık Karabağ’ın Şusa Kentinde sokaklarda dolaştım ve Azeri Türkleriyle konuştum. Bu arada bazı yerlerde duvarlarda Emel Sayın’ın afişlerini gördüm. Burada. ünlülü ses sanatçımız çok seviliyor ve kasetleri kapışılıyor, elden ele dolaşıyor. Emel Sayın’ın sesi bu savaş ortamında halka moral veriyor.

ÇOBANLAR BENİ SARILIP ÖPTÜ

Dağlık Karabağ’da İlk karşılaştığım insanlar dağ basında bir kahvede oturan çobanlar oldu. Onlara Türkiye’den geldiğimi söyleyince hemen boynuma sarıldılar ve beni kucakladılar. Onların aracılığıyla Şuşa’daki tanıdıklarıma haber yolladım.

HER YERDE BARİKAT VAR

Rus birlikleri Dağlık Karabağ’da olayların çıkmasını önlemeye çalışıyorlar. Ama kendileri de saldırılardan korkuyor. Her şehrin ve köyün giriş çıkışına kurdukları barikatlarla sıkı bir kontrol ağı oluşturmuşlar. Ama çabalarının başarılı olduğu söylenemez.

YARIN: RUS KOMUTANLARIN ANLATTIKLARI

. . .

KAYNAYAN KAFKASYA-2

27 Eylül 1991 Cuma

Kafkasya’nın yüce dağları arasında panzerle dalaşabiliyoruz.

Rus komutan: ‘İki halk arasında kaldık’

Dağlık Karabağ’ da güvenliği sağlamaya çalışan Rus birliklerinin komutanları Ermeniler ile Azeriler arasında kaldıklarını, iki tarafın da kendilerini suçladıklarını söylüyor. Ermeni çetecilerin saldırılarında 27 Rus askeri de öldürülmüş. Saldırıya uğramış bir köye giderken bizden önce gönderilen panzer mayına çarptı ve bir Rus askeri öldü.

 DAĞLIK Karabağ’ın Şuşa Kenti ve çevresinin bölge komutanları Albay İgor Vasiliç Şefçenko ve Yarbay Samarın ilyafilaseviç beni çok nazik bir biçimde karşılıyorlar ve yakın davranıyorlar. Sorularımı da içtenlikle yanıtlıyorlar. İlk sorum şu oluyor “Dün gece yine olaylar olmuş. Bunların ardı arkan kesilmiyor. Şimdiye kadar birçok Azeri vatandaşı yaşamını yitirdiği gibi sizin askerlerinizden de ölenler oluyor.

 Yoksa burasının güvenliğini tam koruyamıyor musunuz? Bu görevi tehlikeli mi buluyorsunuz? ”

Şöyle yanıtlıyorlar bu sorularımı “Evet, maalesef dün yine bir köye Ermeni militanlar saldırmış ve evlerin yanmasına bir da yaşlı bir kadının bu evlerden birinde yanarak ölmesine neden olmuşlar. Dağlık Karabağ’da bu olayların son bulması için Rusya Federasyonu Devlet Başkam Boris Yeltsin buraya geliyor. Ben buradaki olayların son bulmasını bir tek çözümde görüyorum. Dağlık Karabağ Rusya Federasyonuna bağlanmalıdır. Böyle bir yola gidilirse olaylar hemen önlenir.”

Rus komutanların Dağlık Karabağ’ı Rusya Federasyonuna bağlama düşünceleri hemen ilgimi çekti ve şu soruyu yönelttim:

“Sayın komutan burası Azerbaycan Cumhuriyetine ait bir bölge. Buradan binlerce kilometre uzaklıktaki başka bir cumhuriyete nasıl bağlanır? Böyle şey olur mu?

BİZ TARAFSIZIZ

Albay Şefçenko bunun üzerine şöyle konuştu “Ben bölgenin tamamen Rusya Federasyonuna bağlanacağını kastetmedim. Ancak buradaki olayların önünü alabilmek İçin bence tek yol Dağlık Karabağ’ın Rusya Federasyonu topraklarına “Geçici’ olarak bağlanmasıyla sağlanabilir”

‘Peki, görüştüğümüz herkes buradaki Sovyet askerini bir önlem almamakla suçluyor. Asker bir şey yapmıyor. Ermeni militanların saldırılarını önleyemiyor diyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu suçlamalar haklı mı değil mi?

 “Burada bizim esas görevimiz iki milletin arasına girmek ve olayların çıkmasını önlemek. Yani biz tarafsız kalmak zorundayız. Ancak Ermeni çeteciler, dışardan hem silahla hem de parayla besleniyorlar. Ermeni çetecilerin şehirlere yaptıkları saldırılara karşılık veriyoruz. Örneğin geçenlerde Şuşa ile Stepanakert arasındaki Hocalı Hava limanına (Dağlık Karabağ içindeki tek havaalanı) roketatarlarla saldırdılar. Biz de bunlara hemen karşılık verdik ve saldırıyı püskürttük. Ancak burası geçit vermez dağlarla kaplı ve tam bir gerilla sistemi uyguluyorlar. Biz iki hak arasında kaldık. Bizi Azeriler de Ermeniler de suçluyorlar.’

AZERİLERDE SİLAH YOK

“Hiç Dağlık Karabağ’da yaşayan Azerilerde silah yakaladınız mı? Ermenilerde silah yakaladınız ise bunlar hangi tür silahlar, hangi ülkenin yapımı silahlar?”

“Ben burada görev yaptığım süre İçinde Azerilerde silah yakalandığına tanık olmadım. Dağlık Karabağ’daki Azeri halkında silah yok. Ancak polisle, KGB’de görevli memurlarda ve askerlerde var. Onlar da görevleri icabı silah taşıyorlar”

Peki, Ermenilerde Kalaşnikof’tan tutun roketatara, toplara ve tanklara kadar her türlü modern silahın bulunduğu söyleniyor. Bunun doğruluk derecesi nedir? Gerçekten böyle silahlar var mı? Bu tür silahlar elinize geçti mi? Elinize geçtiyse bu silahları nereden ve nasıl temin ediyorlar”

ERMENILERIN HER TÜRLÜ SİLAHI VAR

“Ermeni çetecilerde her türlü silah var. Ancak tank yok, Roketatarları var, topları var. Büyük çaplı silahları var. Bunların büyük bölümü yurt dışında imal edilen silahlardır. Sovyet silahları da var. Bunların komşu ülkelerden Sovyetlerin silah sattığı ülkelerden örneğin belki Afganistan’dan alıyor olabilirler. Maalesef kendini bilmez bezi Sovyet askerlerinden de silah aldıkları saptandı. Bazı silahları kendileri de İmal ediyorlar”

Peki, bölgede Sovyet askeri olarak kaç kişi var?

“Tüm Dağlık Karabağ’da ne kadar olduğunu söyleyemem. Şuşa Bölgesinde ise 300 asker bulunduruyoruz”

Sayın komutan bu yaptığınız işi nasıl değerlendiriyorsunuz? Askerleriniz yaptıkları işten memnun mu değil mi?

“Görev her yerde görevdir. Burada iki halk arasında kalıyoruz. Tabi ki böyle bir görevi seviyoruz desek yalan olur. Askerlerimizden de ölenler oluyor. Şimdiye kadar 27 askerimizi öldürdüler”

Bu askerleri öldürenler yakalandı mı?

“Maalesef çoğu yakalanamadı”

Ben bölge komutanı ve yardımcısı ile görüşürken bir Azeri Türk’ü nefes nefese içeri girdi ve Dağlık Karabağ’ın en ücra köşesindeki Azeri köyü İmaret Kervent’e Ermeni çetecilerin saldırdığını söyledi. Hemen atıldım ve sordum “Peki komutandan ne İstiyorsun? Asker müdahale etmemiş mi? dedim. Bana dönüp acele, acele “Yok… yok… Askerler hiçbir şey yapmıyor. Sadece saatlerce sonra gelip havaya uyarı ateşi açmışlar. Ben buraya komutandan zırhlı bir araç ve koruma istemeye geldim. Bu araçla silahlı asker de vermeleri lazım. Bizden de polis, hukukçu ve adli polis ‘ten oluşan bir tespit komitesi gidecek. O nedenle buradayım” dedi.

Saldırı yapılan yere polis ve asker bile zırhlı araçsız gidemiyordu.  Zaten Azeri Türklerinin yaşadığı Şuşa Kentinin dışında Dağlık Karabağ’ın herhangi bir bölgesine zırhlı araçsız, korumasız gitmek mümkün değil. Olayı öğrenince mutlaka olay yerme gitmeye karar verdim. Komutandan izin istedim. “Çok zor” dedi ama en sonunda gitmeme izin verdi. Bir panzerde dışarda dört, içerde de dört olmak üzere sekiz kişi oturabiliyordu ancak. Dışarda oturanların mutlaka otomatik tüfek yani Rusların Kalaşnikof’unu çok iyi kullanmaları gerekiyordu. Dışarda oturacak askerler komando eğitimi görenlerden seçiliyordu. Panzerin üstünde sırt sırta vermiş dört asker yol boyunca Ermeni militanların bulunması ihtimali olan bölgelerden dağ köylerine giden yollardan panzerlerin yavaşlamak zorunda kaldığı virajlardan ve köylerin önünden geçerken hemen mermileri namluya sürüyorlardı. Ben panzerin içinde oturuyordum. Dışarı bakmak istediğimde

dışardaki askerler ikaz ediyorlar ve hemen içerde oturanlardan biri elime kendi Kalaşnikof’unu tutuşturuyordu. Askerler her an bir mermi, bir bomba gelebilir korkusuyla gözlerini dört açıyorlardı. Bizim önümüzden yaklaşık dört saat kadar önce bir başka bir panzer keşif için yola çıkmıştı.

Panzerin içinde saatlerce yol aldık. Dağlık Karabağ’ın en kuzeyindeki Mardakert Bölgesine girmiştik. Bu bölge geçit vermez tehlikeli ve dik dağlardan oluşmuş, yerleşim bölgeleri de bu yüksek dağların eteklerine kurulmuştu. Sovyet panzeri Küçük Kafkasların Deli Dağlarında bozuk yollarda ilerliyordu. Mardakert’e varmamıza az kalmıştı. Bir virajı aldıktan sonra birden durduk. Panzerin üzerindeki çelik yelekli ve otomatik silahlı dört komandonun hemen yere atladığını gördüm. Dışarda olanları panzerin içindeki ufacık gözleme deliklerinden izliyordum.

Benimle içerde oturanlar son derece heyecanlanmış ve namlulara mermilerini sürmüşlerdi. Ben ise fotoğraf makinamı hazır tutmuş teybimi cebime yerleştirmiştim. İnen komandolardan biri panzere yaklaşıp içerden çıkış kapısını açmamızı işaret etti. Çıktık, biraz

İlerde yolun tam ortasında iki büyük çukur ve geniş bir daireye yayılmış kan izleri olduğunu gördük. Telsizle irtibat kurduklarında bizden önce yola çıkan panzere mayınla tuzak hazırlandığını ve panzer geçerken tam altında patladığını söylediler.

Panzerin üzerindeki Rus askerlerden birisi ağır yaralanmış. Birkaç dakika sonra asker birlik sağlık merkezine yetiştirilmeye çalışılırken ölmüştü. Panzerin ortasındaki tekerlekler patlamıştı. Sovyet panzeri BTR’nin lastikleri delindiği anda panzer hareket halinde iken yeniden hava doluyordu. Oysa mayın orta lastikleri tamamen parçalamış, ön lastikleri patlatmıştı. Bu yüzden panzer hareketsiz kalmıştı. Daha ilerdeki Umudlu Köyünde konaklamış olan birliğin yardımıyla panzer çekilip oraya götürülmüştü.

ARAMIZA NİFAK SOKTULAR

Yeniden yola koyulduk. Panzeri süren asker daha süratlı yol başlamıştı. Panzer komutanı bu yolların son derece tehlikeli olduğunu söylüyor ve mayın varsa bile üzerinden hızlı geçildiği takdirde daha az hasarla kurtulabileceğimizi açıklıyordu. Mardakert Şehrine girmeden askeri birliğin konaklamış olduğu Umudlu Köyüne ulaştık. Her taraf asker kaynıyordu. Bizim önümüzden yola çıkıp bir askerin öldüğü panzer ortada duruyordu.  Birkaç asker onun tamiriyle uğraşıyordu. Panzerden birliğe doğru yaklaşınca bir grup halk bana doğru yaklaştı Aralarından biri şöyle konuşmaya başladı “Görüyorsunuz burası sarp dağlarla çevrili. Şu dağların tepelerinden gün geçmiyor ki ateş açılmasın. Bizim köyde askeri birlik var. O nedenle bizim durumumuz biraz iyi. Rus askerleri bize yardımcı oluyor ama aşağı köylerdekilerin durumu son derece kötü. Bakın burada Rus askerleri var. Bunların yönetimi Azerbaycan Hükümetinde olsa daha iyi olur. Biz burada Ermeni çetecilerin ablukası altındayız. Dört yıldır mermi yağmuru altında yaşıyoruz. Çocuklarımız hepsi korku içinde.  Çoğunu Bakü’ye ve başka kentlere okumaya gönderiyoruz.  Bizi öz milli ordumuz kurtarabilir bu problemden. Bizim dışarıyla bağlantımız yok, gazetemiz yok. Radyo dinleyemiyoruz. Bakın şu yüz metre ilerdeki köy Ermeni köyüdür, daha yukardaki köy de Ermeni köyüdür, biz yıllardır çok iyi komşuluk etmişiz. Aramızı bozan, ortalığı karıştıran o fanatik çeteciler oldu. Onlar bizim rahat, mutlu ve birlik içinde yaşamamızı istemiyorlar. Komşu köylerdeki Ermenilerle ilişkilerimiz koptu. Aslında onlar de bu olayları istemiyorlar, fakat çeteciler onları korkutuyor. Bizimle konuşanları incitiyorlar. Biz sulh istiyoruz. Biz istiyoruz ki bütün halklar dost olsun birlik içinde yaşayalım, bir aile gibi yaşayıp dost kalalım. Eskiden nasıl idiysek öyle yaşamak istiyoruz. Dışardan gelip bizi birbirimize düşürenler aradan çekilsin. Bizim toprağımızda bizim ekmeğimizi yiyip, 70 yıl bizim içimizde büyüdüler. Bu Toprak ne onlarındır ne de bizim. Azerbaycan Devleti’nindir.  Biz bir yerde kardeş gibi yaşamışız. Bu toprak katma meselesini dışardan bunların kafalarına zorla sokuyorlar. Bu yüzden olaylar çok tehlikeli boyutlara ulaştı.

Fotoğraf altı

YEDİ SAAT PANZERLE YOLCULUK

Rus komutanların izniyle saldırıya uğrayan bir köye gitmek üzere bir panzere bindik. Beni panzerin içine oturttular. Sıkışık bir durumda zor koşullarda yedi saatlik bir yolculuk yaptım. Panzerin üzerindekiler geçtiğimiz çevreyi, herhangi bir saldırı olmasın diye elleri tetikte sürekli gözlüyorlardı.

Rus Komutanlar ‘Görevimiz zor’

Dağlık Karabağ’ın Şuşa şehrindeki Rus Güvenlik Kuvvetleri’nin Komutanları tüm sorularıma içtenlikle cevap verdiler. Durumu açık seçik anlattılar. Sağımda Yarbay Samarin İlyafilaseviç solumda Albay İgor Vasliliç Şefçenko. Her İki komutan aldıkları görev zorluğunun bilincindeler.

 

BURADA MAYIN PATLADI

Bizden önce gönderilen panzer yol üzerine yerleştirilmiş bir mayına çarptı. Yolda mayının açtığı çukuru ve yanındaki kan izlerini İnceledik. Lastikleri patlayan zırhlı araç ise yakındaki bir köye çekilmişti. Orada panzeri tamir etmeye çalışıyorlardı. Patlamada yaralanan Rus askeri ise hastaneye götürülürken ölmüştü.

 

YARIN:

YELTSİN TELAŞI

.  .  .

28 Eylül 1991 Cumartesi

ERMENİLERLE AZERİLERİN ARASINI BULMA ÇABALARI

Birden ortalığı bir heyecan sardı. Yeltsin, Dağlık Karabağ’a gelecekti. Azeri ve Ermeni heyetleri bir araya gelip görüşmelere başlayacaklardı. Boris Yeltsin’i karşılamak için Caferov’la birlikte Hocalı Havaalanına gittim. Ama Yeltsin yerine Rusya Federasyonu Devlet Sekreteri Barbulis geldi.

DAĞLIK KARABAĞ’DA YELTSİN TELAŞI

ŞUŞA’dan yola çıktığımız panzerle Ermeni çetecilerinin saldırdığı İmaret Kervent Koyü’ne indik. Manzara tek kelime İle feciydi. Ağlayan acılı insanlar, bomba ve roketlerle yakılmış evleri önünde çaresiz ağlaşıyorlardı Benimle beraber oraya gelen heyet, hemen çalışmalarına başladı.
Bende bu fırsattan yararlanarak halkla konuşuyor, saldırganların yaptığı tahribatı görüntülemeye çalışıyordum. Heyet sorgu ve tespit işlemini sürdürürken Rus askerleri elleri
tetikte çevredeki tepeleri gözlüyorlardı Her an bir yerden ateş edilecekmiş gibi hazır bekliyorlardı. Köydeki işler oldukça uzun sürdü. Evlerden birinde kaçamayarak yangında ölen kadından neredeyse eser kalmamıştı. Ev öylesine yanmıştı ki kadının kemikleri bile erimişti. Manzara dayanılmayacak kadar acı vericiydi.

AYRI YOLDAN DÖNDÜK       

Karanlık çökmek üzereydi. Bizi getiren panzerin komutanı dönüş için hazırlanmamızı söyledi. Yeniden maceralı ve tehlikeli bir yolculuk başlıyordu. Hem de gece olmak üzereydi. Komutan bu kez kesin emir verdi. Panzerin üzerindeki otomatik silahlı komandolardan başkası kesinlikle kafasını bile aracın dışına çıkarmayacaktı. Yola çıktık, ilerlemeye başladık. Geriye dönüşümüz de üç saat kadar sürecekti. Bir ara durakladık. Bir çeşmenin yanında durmuştuk.

Komutan inmemizi söyledi. Kendinin de rahat bir hali vardı. Bize şunları anlattı;

Artık Dağlık Karabağ’ın dışına çıktık, geldiğimiz yoldan geri dönmedik. Zira gelişimizi Ermeni çeteciler tespit etmiş olabilir. Tuzak kurmuş olabilirler. Bu nedenle güzergâh değiştirdim. Geldiğimiz yoldan çok daha uzun yol kat edeceğiz ve tamamen dağ yolunda ilerleyeceğiz. Ancak geçeceğimiz bütün yollardaki köyler Azeri köyleridir.

Herkes rahat bir nefes aldı. Biz de panzerin üzerine çıkıp oturduk. Gece boyunca bozuk yollardan, dağlar ve köyler arasından geçtik. Sabaha karşı saat dörtte Şuşa şehrine gelebildik.

Ertesi gün Şuşa Hapishane Müdürüyle randevum vardı. Müdür Binbaşı Aydın Abbasov Umudoğlu idi. Ellerinde 75 kadar Ermeni çeteci ve kanunsuz iş yapan tutuklu olduğunu söyledi. Bunların bölgede çeşitli suçlardan yattıklarını bildirdi. Umudoğlu şöyle konuştu;

“Hapishanedekilerin çoğunun sorgulamaları sürüyor. Bunların çoğunda kanunsuz silah yakalanmış, bir kısmı silahlı saldırı ve gasp suçunu işlemiş, bir kısmı da ev yakıp idam öldürdükleri için tutuklandılar. Erivan Hükümeti, bunlardan çoğunun iadesini istiyor. Biz vermiyoruz. Çünkü onlar Ermeni olmakla beraber Azerbaycan vatandaşıdır. Biz verirsek serbest bırakacaklarını biliyoruz. O zaman gelip gene aynı suçları işleyecekler”

Programımda Ermeni çeteciler tarafından rehine alınmış olan Süleyman Abbasov İsmailoğlu ile iki kardeş olan Mezahir Hasanov Sadıkoğlu ve ağabeyi Recep Hasanov Sadıkoğlu ile görüşme vardı.  Süleyman Abbasov İsmailoğlu’nun rehine alınıp serbest bırakılması olayı hayli ilginçti. İsmailoğlu çok şanslıydı, zira bu tür kaçırma olaylarının bazıları ölümle sonuçlanıyorlardı. İsmailoğlu’nun evine gittim. Eşi ve bir yaşındaki çocuğu ile beni karşıladı. Biraz sohbet ettikten sonra macerasını anlatmaya başladı.

“Ben inşaat İdaresinde çalışıyorum. Stepanakert yakınındaki asfalt fabrikasının yanından geçerken, arkamdan beni çok yakından bir aracın takip ettiğini fark ettim. Biraz ilerledikten sonra bir kavşakta önümü bir başka araç kesti. Otomatik silahlı dört kişi araçtan fırlayıp bana yaklaştı. Ellerinde Rus yapısı Kalaşnikof makineli tüfekler vardı. Araçtan beni indirip kendi araçlarına götürdüler ve hemen gözlerimi bağladılar. Bana dönüp ‘Seni öldürmek için değil başka şey için tuttuk’ dediler. Kendi aralarında hem Rusça hem de arada sırada Azerice konuşuyorlardı. Bani kapalı bir yere götürdüler. Gözlerimi açtılar. Garaj gibi bir yerdi. Araçların yağlarının değiştirildiği kanala beni indirdiler ve ‘Korkma seni öldürmeyeceğiz. Şuşa Hapishanesinde tutuklu bir Ermeni var, ona karşılık seni tutuyoruz. Onu serbest bırakırlarsa seni de biz bırakacağız’ dediler.

Süleyman İsmailoğlu, heyecan ve sabırsızlık içinde geçirdiği günleri şöyle anlatmaya devam etti “Beni baş gün aynı çukurda bıraktılar. Akşamlan bana yaşlı bir adam yemek veriyordu. Bu adam bana ‘Merak etme benim kızımın kocası Azerbaycanlıdır. Onun için korkma. Ben sana yardımcı olacağım’ diyordu. Beni götürenler kardeşime haber salmışlar. Hapishanedeki adamla ilgili İsteklerini bildirmişler. Bu girişimin sonucunu bekliyorlardı. Beş gün sonra beni o hendek gibi yerden çıkardılar ve bir araca bindirip başka yere götürdüler. Bir buçuk saat kadar yol gittik. Bir eve girdik. Alt kata beni soktular. Olduğum yerde ikinci kattaki televizyonun sesini duyuyordum. Ertesi gün sabah televizyon sesini işittiğimde Moskova’da ihtilal olduğunu öğrendim. Şaşırdım. Gorbaçov yoktu. Yanayev gelmişti. Sıkıyönetim ilan edilecekti. Biraz sonra beni kaçıranlardan ikisi yanıma geldiler ve ellerimi çözerek, ‘Bizi bağışla sana eziyet çektirdik dediler. Biz çok geçmez birkaç gün içinde yine eskisi gibi beraber yaşayıp kardeş olacağız’ diye konuşlular. ‘Şimdi Gorbaçov gitti, artık aramızda problem kalmayacak, evvelki gibi yaşayacağız. Sana yaptıklarımızı unut dediler. Anladığım kadarıyla sıkıyönetim geldiği için nasıl olsa kanunsuz işler yapanlar ve bunlara yol gösterenler tutuklanacak ve eskisi gibi beraberce yaşayacağız düşüncesinde idiler. Bu olaydan sonra kolumdan aldıkları saati iade ettiler. Ağustosun 20’sinde beni bir arabaya bindirip Stepenakert’e götürdüler. Kardeşimin beklediği bir ağacın yanında bıraktılar. Beni götürdükleri gün cebimden aldıkları bin beş yüz Rublemi de iade ettiler ve kardeşimle birlikte bizi yemeğe davet ettiler. Stepanakert’te beraber yemek yedik. Paramızı onlar verdiler. İhtilalin ikinci günü olmuştu. Bu problemler artık bitti, kardeş gibi yaşayacağız deyip bizi uğurladılar.

Süleyman Abbasov İsmailoğlu sözlerini bitirirken, ‘Beni bıraktıktan bir gün sonra darbeciler tutuklanıp Gorbaçov geri geldi. Beni kaçıranlar herhalde bıraktıkları için pişman olmuşlardır’ diye espri yaptı. İki kardeşin rehine alınması olayıda ilginç. Mezahir Hasanov Sadıkoğlu, ağabeyi Recep Hasanov Sadıkoğlu ile Bakü’den döndüğünde Stepatakert Kenti yakınlarında silahlı kişilerce kaçırılmışlar. Onlardan 50 bin ruble istemişler. Ve onlar da bu parayı bulduktan sonra kurtulabilmişler.

NE OLUYOR BİR OLAY MI VAR?

Ertesi gün Dağlık Karabağ’da hararetli bir faaliyet vardı. Askeri araçlar birden çoğaldı Yollarda vızır vızır polis araçları dolaşmaya başladı. Şuşa Belediye Binası’nın önünde silahlı askerler duruyor etrafta ellerinde Bond çantalar olan sivil kişiler binaların damlarına ve bazı evlerin balkonlarına çıkıyor. Etrafı kolaçan ediyordu. Vatandaşlardan birine yaklaşıp ‘Ne oluyor bir olay mı oldu’ diye sordum. Olumsuz yanıt aldım. Ama bana Belediye Binası’na gidip sormamı tavsiye etti. Bunun üzerine Moskova’dan tanıdığım Dağlık Karabağ Azeri Lideri Vakıf Caferov’un yanına gittim. Odada sivil polisler, daha önce gördüğüm siyasi polisler, KGB Şefi ve birkaç yabancı oturuyordu. Zaten bölgede birkaç gün kalınca herkesin yüzünü tanımak hiç zor değil. Bu benim Dağlık Karabağ’daki beşinci günümdü. Caferov’a “Ne oluyor nedir bu hareket? Diye sordum. Cevap verdi  “Yeltsln gelecek, önce Bakü’ye sonra Stepanakert’e daha sonra da buraya gelecek. Burada birkaç gündür Moskova’dan gelen güvenlik görevlileri Yeltsin in geçeceği yolları, gireceği binaların güvenil olup olmadığını kontrol ediyorlar. Şehirdeki hareketlenmenin nedeni odur.”

GENCE DE BİRİNCİ TUR

Yeltsin’in rahatsız olduğu birkaç gün sonra geleceği söylendi. Ama anlaşılan güvenlik önlemlerini yeterli bulmamışlardı. Yeltsin, ben

Dağlık Karabağ’dan ayrıldıktan iki gün sonra oraya geldi…

.  .  .

Ben de hemen hazırlıklara başladım. Mutlak surette Yeltsin’in geleceği Hocalı Havalimanı’na gitmem gerekiyordu. Ama tüm giriş çıkışlar tamamen kapatılmıştı. Caferov’a rica ettim. Beni KGB Şefinin arabasıyla gönderdi. Ancak Stepanakert’in girişindeki askerler “Kesinlikle saat beşe kadar geçemezsiniz” diyerek bizi geri çevirdiler. Geri geldik. Vakıf Caferov’un odasına girdik. Olayı anlattık “Bekle ben zaten Yeltsin’i karşılamaya gidiyorum iki kişi daha var. Senide alırız. Biz helikopter çağırdık” dedi. Bir saat kadar sonra arabayla ilk geldiğim dağın tepesindeki düz araziye gittik. Helikopter havada gözüktü. İnmesi, bizi alması ve kalkması bir oldu. Aşağı baktığında birkaç yüz metre derin bir vadinin üstünden uçtuğumuzu gördüm. On beş dakika kadar sonra Hocalı Havalimanı yakınına bizi bırakan helikopter geldiği gibi kayboldu. Biz biraz ilerdeki binaya gittik. Telefon edildi bir araba gelip bizi havalimanına götürdü. Saat dörde geliyordu. Yeltsin ortalarda yoktu.

Birden arka arkaya son model zırhlı üç dört Mercedes geldi Yeltsin’in atadığı Devlet Sekreteri Barbulis bu arabalardan indi. Dağlık Karabağ Azerilerinin lideri Vakıf Caferov’a yaklaştı. Yeltsin’in rahatsız okluğunu, gelemeyeceğini bildirdi.

Aslında Yeltsin, güvenlik açısından gelememişti o gün. Rusya Federasyonu Devlet Sekreteri Barbulis, biraz sonra Ermeni liderlerinin de geleceğini ve her iki tarafın liderlerinin Gence de birinci tur görüşmeler yapacağını söyledi. Havada Sovyet yapısı dev bir askeri helikopter gözüktü. İçinden makineli tüfekli beş altı sivil fırladı. Arkalarından Ermeni liderlerinden Stepanakert Belediye Başkanı Maksim Mirzayevlç’le Erivan’dan gelen bir delege indi. Bir süre kurşungeçirmez bir araç içinde oturdular Azeri heyeti de geldi. Otomatik silahlı polislerin gölgesinde askeri helikoptere binip gözden kayboldular. Benim, Dağlık Karabağ’da artık işim kalmamıştı. Buraya gelişimdeki yöntemlerle ve helikopterle Gence’ye gittim. Ondan sonra ver elini Bakü.

Foto altları

HAPİSHANE MÜDÜRÜ

ERMENİ saldırganlardan yakalananlar tutuklanıp Şuşa’daki hapishaneye kapatılıyor. Şuşa dakl cezaevi müdürü Aydın Abbasov Umudoğlu bize tutukluların durumunu anlattı. Bunlardan bazılarını Erivan Hflkümetil’nln istediğini açıkladı

KURTULMAK İÇİN 50 BİN RUBLE ÖOEDİLER

Bunlarda Ermni çetecilerin aldıkları iki kardeş. Recep ve Mezahir Hasanov Sadıkoğlu. Çetecilerin İstediği 50 bin Rubleyi bulup verdikten sonra kurtulabildiler

ABBASOV’U DARBE KURTARDI

Ermeni çeteciler tarafından rehin alınan Süleyman Abbasov. “Moskova’da yapılan darbeden beş gün önce Hocalı Kentinden Şuşa’ya gelirken yolumu kesen Ermeni çeteciler gözlerimi bağlayıp birkaç saatlik yoldan sonra kuyu gibi bir yere indirdiler. Darbe, onları korkuttu ve beni salıverdiler” dedi.

BARBULİS HAVAALANINDA

Dağlık Karabağ’da Yeltsin beklenirken çıkagelen sağ kolu Barbulis, liderin gecikmesini sağlık nedenlerine bağladı. Oysa ortalık o kadar karışıktı kİ yeterli güvenlik önlemi alınamamıştı. Barbulis, havaalanında durumu Caferov’la görüştü.

DEPREM GEÇİRMİŞ GİBİ

Dağlık Karabağ’ın İmaret Kervent Köyü çetecilerin saldırısından sonra depremden çıkmışa döndü. Evler yakılmış ya da roketatarlarla yıkılmıştı.

YARIN: NAHÇIVAN

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir